Türkiye’nin Öncelikli Hedefleri

Ülkemizin, görülebilir orta vadede, “Yeni Türkiye”  oluşumuna ulaşabilmesi için hangi hedefleri gerçekleştirmesi gerektiği hususunda düşüncelerimi açıklamak isterim. Milletçe takip edeceğimiz hedefler, şüphesiz ki, sadece bunlardan ibaret değildir. Fakat aşağıda sayılanlar ileriye doğru sosyo – ekonomik ve siyasi önemli gelişmeler, atılımlar için “stratejik” bir diğer anlamda “vazgeçilmez” niteliktedir.

1-      Terörün, Mutlak Anlamda, Sonlandırılması.

        Ülkemizin, artık yarım asrı bulan son döneminde, uzun seneler, terörün bütün tahribatını yaşamış olması milletimize büyük kayıplara mal olmuş, çoktan varmış olacağımız seviyelerin gerisinde kalmışızdır.          

Türkiye de varlığımıza musallat olmuş kanlı terörün başlangıç noktasının, şartlarının hazırlanması yönünden de 27 Mayıs 1960 yılında yapılan “ askeri darbe” olarak tespit edebiliriz. Cumhuriyetin ilanından itibaren Türkiye de hakim olan 1946’dan sonra da çok partili demokratik zeminde sürdürülen “ hukukun üstünlüğü, meşruiyet ve bunların sağladığı güvenli düzen” bu darbe ile alt üst olmuş, yıkılmış; “cunta” yönetiminin icraatı Türkiye’yi bir anarşi ve terör vasatına doğru sürüklemiştir. Darbe, Ülkenin meclisini ortadan kaldırmış Cumhur Başkanı, Başbakanı, bütün Kabine Üyelerini, Genel Kurmay Başkanı, Generaller, pek çok sayıda sivilleri görevlerinden uzaklaştırılarak tutuklatmış ve yassı adaya sürmüştür. Darbenin hemen başlangıcında içişleri bakanı intihar etmiş; Kurulan olağan üstü mahkemenin başkanı, tutuklu olarak yargıladığı devlet ricaline alenen; “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyebilmiş, duruşmalar sırasında bir sanık, tutuklanan bir eski bakan, İstanbul vali ve belediye başkanı görevini yürütmüş ve İstanbul’a önemli eserler kazandırmış Dr. Lütfü KIRDAR ayakta ifade verirken, Hakimin sorularına muhatap olurken aniden yere yığılmış ve can vermiştir. Prof. Dr. Osman TURAN Bey gibi ilim ve siyaset adamları dahi yassı ada yöneticilerinden kötü muamele görmüş, diğerleri de hakaretlere uğramış, bazı tutuklularda intihara teşebbüs etmişlerdir.

         Bu insafsız baskı ve zalimce davranışlar ülke satında da sürdürülmüş; demokrat partiye oy vermiş milyonlarca yurttaşımız “kuyruklar” gibi aşağılayıcı bir sıfatla isimlendirilmiş. Sonuçta da, yakın tarihimize utanç verici bir kara leke sürülerek Başbakan Adnan MENDERES, Dış işleri Bakanı Fatin Rüştü ZORLU ve Maliye Bakanı Hasan POLATKAN idam edilerek hayatlarına son verilmiştir. İşte, kanaatimize göre, bu kanlı darbe ülkemizde halkımızı birleştirip, bütünleştiren değerler dokusunu yer yer tahrip edip zayıflatmıştır. 20. Asrın 2. Yarısında anarşi, terörizmin ve gayri meşruluğun kapısını açmış ve artarda gelen diğer askeri müdahalelerle Türkiye terörle “vesayet rejimleri” ile iç içe yaşamaya başlamıştır. Bu terör dönemi içerde ve dışarıda “sağ – sol çatışması” “asala ermeni terörü” ve sonrasında “PKK” nın kanlı terör eylem ve çatışmaları aşamalarını takip etmiştir.

         Bu çatışmaların sonucunda “sağ-sol” çatışmalarında büyük çoğunluğu gençler olan ve sayıları 5000 i aşan insanımız hayatlarını kaybetmişlerdir. Ermeni “Asala” terörü ise Paris, Orly hava alanında Türk yolcularına saldıracak, Ankara Esenboğa yolcu salonunda silahlı eylem yapacak derecelere kadar vahşileşmiştir. PKK’nın en masum kişileri dahi katleden başkaldırısı, son “çözüm süreci” ne kadar devam etmiştir.

        Vatanımızın içine düşürüldüğü ve toplam 50.000 i bulan insanımızın hayatına mal olan bu feci durum mutlaka sonlandırılmalıdır. İngiltere İRA ya, İspanya BASK a, Almanya Bader-Meinhof çetesine, İtalya “Kızıl tugaylar” ve Fransa kendi terörist guruplarına karşı verdikleri mücadeleleri nasıl bitirmişler ise ülkemizde bugünkü bölücü terörü tasfiye edip tam milli birlik ve huzuru sağlamalıdır. Terörü, mutlak olarak sonlandırılmayan bir devlet medeni ülkeler topluluğunda, ön saflarda olamaz, bu “Yeni Türkiye’nin” vaz geçilmez bir hayati şartıdır.

     2-      Enerji Güvenliğinin Sağlanması.

       Gelişen, kalkınan, refah seviyesi devamlı yükselen Türkiye, Her şey den önce enerji tüketiminin arttığı bir ekonomi demektir. Bugün ki durum ise ihtiyacını artan miktarlar da enerji ithal eden bir ülke durumundayız. Komşu ülkelerden başlayıp Cezayir, Nijerya gibi uzak bölgelerden ithalat yapıyoruz ve büyük cari açık kaynağı olarak ödemeler bilançomuzda yer alıyor.  

       1950’lerin sonunda Yükseköğrenimi mi tamamlayıp Ankara’ya döndüğümde rahmetli Bayındırlık Bakanımız Teyfik İLERİ’yi makamında ziyaret etmiştim. Bana ne yapacağımı sormuş ve cevap olarak “Bir kısa süre dinlenip askere gideceğimi” söylediğimde yaşımı öğrenmek istemiş, “25” olduğunu işitince, hemen özel kalemine Devlet Su İşleri Genel Müdürünü, Süleyman DEMİREL’i bağlatmış ve O’na doğrudan “Sana ihtiyacımız olan bir genci gönderiyorum. Hemen ekonomik fizibilite hesaplarının yenilenmesini yapacak” dediğini hiç unutmam. Bakanlığın karşısında olan DSİ ye gittiğimde genç genel müdür Süleyman DEMİREL i ayakta gördüm. Ertesi sabah masam hazırdı; Saat geçirmeden çalışmaya başladım. Genel müdürlük süratle çalışan büyük bir makine gibiydi. Herkes heyecan arzu ve uyum içinde çalışıyordu. Hemen o gün asıl hedefi gördüm: Fırat’ın, Kızıl Irmağı ve diğerlerinin kıyılarına barajları bir “gerdanlık” gibi dizmek enerji ve sulama projelerini hızla gerçekleştirmek. 1950’lerde Türkiye’nin Elektrik üretimi ancak Fransa’nın Kolonisi Fas kadardı.

        Merhum Adnan MENDERES in, sağlığına duacı olduğum Süleyman DEMİREL ve Cennet mekân Turgut Özal’ın Başbakan olduğu Türkiye’nin heyecan ve başarılarının ön planında Enerji vardı. Başta Fırat ve diğerleri olmak üzere “su kaynakları” kullanıldı; Büyük barajlar inşa edildi. Fakat artık “ Hidro-elektrik” te sınıra geldiğimiz görülüyor.  

        Yenilenebilir enerji kaynakları ile nükleer santral projelerini gecikmeden devreye sokmamız hayati önem taşıyor.  Enerji dar boğazına saplanan bir Türkiye şüphesiz ki uluslararası gelişmişlik yarışında ön sıralara geçemez.  

     3-      İlmi Araştırmalar ve Yüksek Teknoloji

     Geçmiş on yılların aksine, halen Türkiye’nin ihraç ürünleri arasında sanayi mamulleri baş sıraları işgal etmektedir. İhracatının önemli ürünleri Tütün, Pamuk, Fındık, Kuru incir ve Kuru üzüm olduğu Türkiye yerine otomotiv araçları, Televizyon, Buzdolabı gibi ev aletleri ve başka mamul sanayi ürünlerimiz dünya piyasalarında yerlerini almıştır.  

      Bu olumlu gelişmelerin bu safha da kalmaması kendi ülkemizi her alanda ilmi araştırmaların gelişmesi, yüksek teknoloji üretip kullanılması bu sahadaki açığın daraltılması lisans anlaşmaları ve yüksek teknoloji ithaline ödemekte olduğumuz miktarların yurt içi yatırımlarla gerçekleştirilmesi şüphesiz en kritik hedeflerimizden birisidir. Bu konuda yeni bir gelişme olarak bundan sonraki Türk-sat 5’in ülkemizde Ankara ’daki uzay sanayi tesislerinde imal edilecek olması sevindiricidir.

        Son dönemde Üniversite sayılarının devamlı artış göstermesi buralarda, özellikle müspet ilim ileri teknoloji araştırmalarının ağırlıklı olarak gerçekleştirileceği anlamına gelmez. Bu alanlardaki ileri atılımları bazı ülkeler müstakil “ araştırma enstitüleri” kurarak arttırmışlardı. Bazıları ise bu enstitüleri iletişim ve koordinasyonu daha da etkin hale getirmek için bir yerleşim sahasında toplayarak “İlmi Araştırma Şehirleri” meydana getirmişlerdir. 1960’ların başlarında TUBİTAK ın kurulması ülkemiz için ileri bir adım olmuştur bu alanda yenilik ve yatırımlara ihtiyaç vardır. Klasik anlayışla kurulan yeni Üniversiteler bu boşluğu dolduramaz.  

      4-      Savunmada Etkili Caydırıcılık

      Ülkemiz Sosyo-ekonomik ve kültürel alanlarda ne kadar gelişmiş olursa olsun, refah seviyesi en üst derecede ulaşmış olsa da vatanımızın istiklali ve toprak-millet bütünlüğünün asıl teminatı, son hesapta ordumuzun gücüne savaş kabiliyeti ve caydırıcılığına bağlıdır. Tarihte de böyle olmuştur, bugünde bu kural geçerlidir. Çağımızda da savaşların sonucunu, vatan sevgisi ve moral güçlerin kuvveti temel olmakla beraber, orduların sahip olduğu silahların teknolojik üstünlüğü tayin etmektedir.

        Meseleyi ülkemiz için bu açıdan ele aldığımızda, günümüz harplerinin en etkili en önemli muharebe araçlarından olan “ Tanklar” 1. Dünya savaşında, (1914 – 18) harp alanında göründü. 2. Dünya savaşında ise Tank, Hava güçleri ile birlikte sonucu tayin edici savaş aracıydı. Türkiye de ise 2013 yılına kadar Tanklarımızı müttefiklerimizden alıyorduk. 1974’de ordumuzun çok başarılı Kıbrıs harekatın dan sonra müttefikimizin ABD bize “Silah ambargosu” uyguladı ve batı Almanya ise Türk ordusuna Leopar Tankları vermemeyi kararlaştırdı. ABD ambargosunun kalkması için Hükümetimizin NATO nezdine gönderdiği heyetin üyelerinden biriside bendim. NATO genel sekreteri eski Hollanda dış işleri bakanı Sayın Luns ile görüşmeler yaptık. Sonuçta kendisi Türk tezini benimsediğini beyan etti ve aynı hafta problemin çözümü için Washington a hareket etti.

       Seneler sonra, ordumuzda bulunan tankları modernize edilmek üzere ABD’ye başvurulduğunda müttefikimiz bize İsrail’i adres gösterdi ve tanklarımız kısım kısım İsrail’e gönderilmeye başlandı. Bunun fayda ve mahzurları açıktır. İlk Türk Tankı Altay, ancak 2013 yılında prototip olarak imal edildi, seri imalatın başlayacağı açıklandı. Cumhuriyet Türkiye’si hiçbir ülkenin istiklal ve toprak bütünlüğüne karşı bir politikası olmadığını, barışı savunan bir devlet olduğunu, her fırsatta, beyan ve tescil etmiştir.         Fakat saldırılardan uzak kalabilmenin en doğru yolu ordumuzun caydırıcılığına bağlıdır. Buda bizimde en gelişmiş savaş araçlarına sahip olmamızla mümkündür.  Halen bazı yakın komşularımız, Rusya, İsrail gibi, muhtemelen bir süre sonra İran, nükleer gücüne sahiptirler. Savunma Politikamızın tespit ve icrasında bu kritik gerçek ihmal edilmemelidir.  

     5-      Nüfus Artışı. 100 Milyonluk Türkiye.

      Milli mücadele savaşı 1922 Ağustosunda parlak bir zaferle sonuçlandığında en mamur şehirleri, Köy ve Kasabaları yıkılıp yakılmış Türkiye’de 10,5 – 11 Milyon kadar nüfus vardı ve o yıllarda fert başına düşen milli gelirin, başlıca tarım ve hayvancılık olarak 50 – 60 dolar olduğu hesap edilmiştir.  

     2013 yılında nüfusumuzun 7 misli artarak 77 milyona ulaştığı ve fert başına milli gelirin ise aynı süre içinde 200 katı artarak 10.000 doların üstüne çıktığı görülmüştür.

       Bugün Türkiye topraklarında yaşayan nüfusumuz 1922’ye göre 65 milyon daha fazladır. Yani o gün ki nüfusumuza bu miktar nüfus eklenmesine rağmen milletimiz fakirleşmemiş tam aksine daha önce görülmemiş bir refah seviyesi Anadolu ve Trakya da çıplak gözle dahi gözlemlenecek hale gelmişti.  

     Türkiye’nin nüfusunun artışı asıl “Tabi nüfus artışı” ile kaybettiğimiz topraklardan ve küçük nispetlerden kalsa dahi Türk ülkelerden gelen göçmenlerden sağlanmıştır. Nüfus artışımızın yıllık oranı, hiçbir zaman % 3 olmamakla beraber 1950’lerde %2,8’e kadar yükselmiştir. Bu yıllık %2,8 ortalaması 1960 yılından itibaren azalma eğilimine girmiş ve sırasıyla %2,6 – %2,4 ve nihayet %2,2’ye kadar gerilemiştir. Bu gerileme asıl olarak doğum oranlarında ortaya çıkan azalmaya bağlıdır. Nüfus artış hızımızdaki bu azalma eğilimi devam ederse daha önceleri demograflar tarafından açıklanan Türkiye’nin 100 milyon nüfusa ulaşması görünür gelecekte gerçekleşmeyecektir. Uluslararası nüfus hesaplarında 2050 yılında komşularımız Rusya’nın 126 milyon Mısır’ınki 123 milyon olurken Türkiye 91 milyonda kalacaktır. 

         Bölgemizdeki nüfus dengeleri, nüfus yaşlanmasını makul seviyelerde tutabilmek için 100 milyonluk Türkiye hedefini terk etmemeliyiz.  

      6-      Milli Kültür ve Manevi Değerlerin Güçlendirilmesi

      Günümüzde ülkeler arasındaki yarış sadece ekonomi, refah, bilim, teknoloji ve siyaset sahalarında cereyan etmiyor. Fakat milletler arasında dil, kültür, sanat dolasıyla değerler ve kimlik politikaları da milletlerin rekabet alanları olmuştur. Örnek olarak, tarihin özellikle yakın asırlarında güçlenmiş bazı ülkelerin kendi dil ve kültürlerini yayarak kültürel alanlarını genişletme politikası takip ettikleri çok açıktır. İngiliz ve Amerika İngilizcenin dünya üzerinde yaygın olarak kullanılmasını uluslararası politikalarının temel hedeflerinden birisi haline getirmişlerdir. Fransızlar Fransızcayı, Almanlar, İspanya ve İtalya da lisanlarını yaymak için önemli ölçüde yatırımlar yapmakta ve diğer ülkelerde kültür merkezleri açmaktadırlar. Son olarak Sayın Cumhur Başkanımızın Kırgızistan seyahatinde beraber bulunduğum zaman Bişkek’te yeni ve dikkati çeken bir bina gördüm, üzerinde Çin alfabesi ile yazılar vardı. İlgililere sorduğumda bana Çin Halk Cumhuriyeti Çin dilini öğretmek için bu kültür merkezini açtıklarını, diğer Türk cumhuriyetlerinde de bu faaliyetlerini sürdürdüklerini söyledi.

       Türkiye’nin de dilimizi yaymak ve kültürümüzü tanıtmak için “ Yunus Emre Kültür Merkezleri” ni dış ülkelerde açmaları yerinde bir karar ve uygulama olmuştur. Çalışmalarımızın yoğunlaştırılması gerekmektedir. Milli kültürümüzün temel unsuru olan Türkçemizin, bazı uygulamalarda zayıflatılması yanlışlığına da son vermeliyiz. İnsanlarımızın, özellikle gençlerimizin yabancı dil bilmeleri arzu edilen gerekli bir husustur. Fakat Üniversitelerimizde öğretim dilinin Türkçeden başka bir dille yapılması ise yanlış ve ilim, kültür varlığımızı zayıflatan 2. Plana iten hatalı bir davranıştır.  

      7-      Türk Birliğinin Kurulması 

     Son asırlarda tarihin, özelliklede 19. Asırda akış seyri içinde Türk dünyasında pek çok bölgeler Kafkaslardan Çin Seddine kadar başka devletlerin istilasına uğradılar istiklallerini kaybettiler ve maddi kaynakları sömürüldü, kültürel asimilasyon politikalarının hedefi oldular. Fakat, Yüce Yaratıcıya Çok Şükürler 20. Asır sonlarında 1990’lı yıllarda hemen hepsi şimdi kendi bayrakları altında hür ve müstakil devletlerini kurdular. Artık Türkiye ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dışında Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan bayrakları Birleşmiş Milletler önünde dalgalanan müstakil Türk Cumhuriyetleridir. Bu devletlerden Özbekistan dışında olanlar 2009 yılının ekim ayında Nahcivan da Devlet Başkanları seviyesinde toplanmışlar ve “Türk Dili Konuşan Ülkeler Birliği” ni (Türk Konseyini) kurmuşlardır. Bu Türklerin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu anlaşma ilk defa yakın tarihimizde “Türk Birliği’ni” gerçekleştirecek bir adımdır. Genel Sekreterliği İstanbul da bulunan konseyin diğer organları da Bakü de, Astana da çalışmaya başlamıştır. Böylece Türk birliğinin temeli atılmıştır. Halklarımızın hür iradesi istikametinde devletlerimizin yöneticileri bu yüksek hedefi gerçekleştirmekle görevlidirler.

        Rahmetli büyük lider Haydar ALİYEV in meşhur sözünün, genişleterek burada tekrar edebiliriz:       “Türkler Yedi Devlet Bir Millettir”       “Yeni Türkiye’nin” hedefi böyle bir Türk birliği gerçekleştirmek olmalıdır.   

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*